Dingillik

Fırtınalar kopar ya etrafında, bir yerlere tutunursun, ayağını yere sağlam basarsın, devam edersin, olanlara şaşarsın, üzülürsün, kızarsın… Bir sürü şey olur bazen çok yorulursun…

İşte tam soluklanmak istediğin an, güvenli ses, güçlü bir omuz, harika bir dost, neşeli bir kaç hikaye arar insan. Yine de en çok sakin bir liman. Yorulmayacak, didişmeyecek, mücadele etmeyecek dingin bir durak ister. Dingin bir kol insan kafasını yaslayacağı…Onu bulduğunda mutluluk artık seninle zannedersin.

 

Sonra?

Dinginlik dediğini dingillik anlarlar… Dingin bildiğin dingil çıkar.

Sonra sen yine fırtınalara, özenle hazırlanmış kaosuna geri dönersin.

Paket

Seni sevmek istiyorum.

Sevme işinde istek halinde kaldığım için de ortada kaldım. Araf gibi bir yer burası, daha önce burada bulunmadım ama tam olarak tanımı bu olsa gerek. Kalbim gırtlağımda çarparken sonra birden duruyor. Bir şey beni durduruyor ve bu hızlı duygu geçişlerine alışık değilim ben.

Birini, birden, hesapsızca, umursamaz halde sevmeyi isterken, hiç hesapsız sevemiyor oldum… “Dur” diyor içimden bir ses! Sakın yapma! Yapmayacağım şey ne onu bile bilmiyorum.

Hep hızlı anladım, çabuk sordum, çabuk cevap istedim ve aldım da… Tüm sis perdesi kalkınca Bukowski’nin aşkı tarifi gibi oldu hayatım… İçinden istediği oyuncak çıkmayınca paketi fırlatan çocuk gibiyim ben…

O paketi bana açtırma…

Bir çocuk açılmamış bir hediye paketinin yanında ne kadar bekler peki?

Bilmiyorum…

 

Haberci

Hiç ummadığın bir an…

Hiç ummadığın biri…

Hiç ummadığın bir söz…

Hiç ummadığın bir duygu…

Umulmadık anlar yüzünden insan mutlu oluyor ve umulmadık anların sonucu insanın hayatını cehenneme çeviriyor. Her kötü şey aslında seni çılgınca mutlu eden, hiç beklemediğin anda gelen, şaşırtan bir şeyler başlıyor.

Birden ortaya çıkan o kadar çok eşsiz fırtına yaşıyorsun ki… Öğrenmeni sağlamaya yetecek sayıda mutsuz sona da ulaşıyorsun. Sonra insanın kalbinin üstüne öküz oturuyor. Ne olursa olsun şaşırmadığın bir noktadan, eskiden nefesini kesecek ya da mutluluktan delirtecek kadar güzel olan o anları hangi saflıkla yaşadığına hayret ediyorsun…

Kimisi buna olgunluk diyor…

Olgunlaşırken bütün keyiflere olan inancını yitirmiş oluyorsun aslında… Yara bereyle, bir kaç kez kırılmış kalple, değersizleştirilmiş bir sürü duyguyla sağlam ördüğün duvarların arkasından izlemeye başlıyorsun…

Muhteşem bir şey olduğunda o duvara tutunup bekliyorsun sadece… Ne zaman bozulacak? diye bekliyorsun. Tekrar tekrar yaşadığın senaryolar, anlatsan ucuz bir Türk dizisinde oluşacak entrikalar yüzünden hep…

Aslında herkes kendini koruyor.

Zalimce bir koruma…

Başkasını yıkıp döken bir koruma… Başından sonunu belli eden bir koruma…

Gözlerinin içini parıldatan o anlardan kendini korumak zorunda kalıyorsun…

Mutluluk bazen sadece gelecek acının habercisi oluyor…

Kelebekler, Sakal, Duygular

Onunla ilk karşılaştığım anda, tam o anda, kısacık, saniyenin lanet olası bilmem kaçıncı parçacığı… İçimde hiç bilmediğim birşey oldu. Tedirgin eden, şaşırtan, heyecanlandıran, sevindiren, sonrasını merak eden bir sürü şey! Sonra bu koca sürü toplanıp, çılgın bir kaçma isteğine dönüştü! Hemen oradan yok olmak istedim. Hemen! Pooof olsa da herşey bir saat öncesine dönse…

Bunların anlamını bilmiyordum o sırada…

İçimde yaşayan ve genellikle daha mantıklı olan kadın; ” Bir saat… Sadece bir saat! Sonra bu işi bitir” dedi. Rahatladım! Bir adamı durup dururken kalkıp öpmek istediniz mi hiç bilmiyorum… Sayısını bilmediğim kadar çok kereler geldi zihnime… O bir saat ne zaman geçti bilmiyorum ama bitirmedim… Gitmedim, kalkmadım, yok olmadım, kaçmadım… Çünkü bu sefer aslen tanıdık gelen ama hissettirdiği şeyin tanıdık olmadığı biri vardı karşımda… Bu karmaşanın cazibesine kapıldım.

Sonra bir kaç gün, bir hafta derken kenarda duran, arada ses çıkaran bozuk saatler gibi ikide bir yokladı. Benim zihnim konuları kapatmadan ilerlemiyor, bir şey neden oldu ya da olmadı bilmem lazım, ikna olmam, anlamam gerekiyor hep.. Anlamadığım şeyi bırakamıyorum. İşte böyle bir bırakmama hikayesi sandım ilk günler ama sonra anlamamış olduğum bu adamın her attığı mesaja tebessüm ederken buldum kendimi…

İnsan kendi duygularıyla mutlu oluyor aslında. Biri size aşık oldu diye havalara uçtunuz mu hiç? Yoktur! Hele ki siz aynı duyguları hissetmiyorsanız… Ancak kendin hissedersen anlıyorsun bunu… Duyguların şahı!

Ve ben iyi ki bu kadar kaçtığım bir şeye -ki öncesinde kaçıyor olduğumun farkında değildim- tutulmuşum.

Hayatta arkanı döndüğün ne varsa gelip seni buluyor. İyisi de kötüsü de… Bu coşkulu ve tutkulu duyguların sebebi başkası ama sahibi benim. İlk defa, hayatımda ilk defa bağlarımı kesmeden kaldım…

Hayatımda ilk defa karnımda kelebekler uçuyor… Çünkü ben şimdiye kadar hissettiklerimi bir gergedana benzetmiştim, yakıp, yıkan sonra da çekip giden bir gergedan…

Kelebekler iyiymiş… İnsanın ruhunu okşuyor. Hissedebildiğine şükrediyorsun… İçinde sürekli konuşan o mantıklı kadını dinlemediğin için kendini tebrik ediyorsun… Mantığın insanı zaman zaman en derin duygulardan yoksun bıraktığını anlıyorsun.

Kelebekler, duygularım, okşadığımda huzur bulduğum bir sakal var şimdi… Sadece şimdi… Hep şimdi!

Eski Sevgili

Aşk ilişkilerinde aranan kriterlerin hiçbiri uymaz bana. Şurada çalışsın, şu kadar para kazansın, arabası olsun, yılda dört kez prim alsın falan gibi saçmalıklara hiç girmedim… Zengin adam her an fakir olabilir, hasta adam her an iyileşebilir ilkesiyle hareket ederim.Neticede yaşlılık günleri için güvence değil, sevgili istiyoruz… İstiyoruz derken, ben yani, tek başıma ve daha tanımadığım az sayıda insan belki de…

Ne olur bana yalnız olmadığımı söyleyin…

Eski yılların kasaba kızı kafası ile hareket ettiğimden nerede bir manyak var beni buluyor… Neyse ki başıma bir bela açmıyorlar, ruhsal olarak kasaba izleri taşısam da, kafam metropol zehirliğinde çalışır, uyanıyorum hemen…

Ancak…

Erişkin erkek dediğimiz cins ne zaman bu kadar tutarsız, bu kadar güçsüz, bu kadar pasif, bu kadar pısırık, bu kadar uçkurunun ucu kaçmış oldu o kısmı yakalayamadım… Hepsine toplu halde bakarsan kabilenin zavallı üyeleri şeklindeler ve reis yok… Ailenin reisi erkektir maddesi kalktığından beri midir nedir, birşey olmuş… Bir tarafları ayı,bir tarafları salon beyefendisi, Instagramda sanatsal, Facebook’ta faşiste dönüşen bir sürü sanat ve sepet birleşim…

Son zamanlarda erkek ağızlarında alışkanlık haline gelmiş bir cümle var; “Kadınlardan korkuyoruz”

Korkun canım! Yakışır size… Zira bundan sonraki gezegen döngüsü erkeklerin kadınlar tarafından istemedikleri her yere sürüklenecekleri bir sürece girmiş olacak herhalde…

Belki kadınları korkulacak hale getirmeye siz alıştırmış olabilirsiniz…

Niye yazdım bunu? Sevgiliye kızdım çünkü… Hangi sevgiliye? Artık eski olmuş sevgiliye…

Anlatırım bir ara…

Ölü Balık

İnsanım ben…

Bildiğin insan! Öyle çok şeyi becerdim ki önceden, şimdi herkes karşıma ne çıkarsa bir tekmede yıkabileceğimi, her sorunu çözeceğimi, kötü herhangi bir şey karşısında üzülmeyeceğimi, hiç umutsuzluğa kapılmadığımı, kimsenin bana birşey yapamayacağını zannediyorlar!

Halt ediyorlar!

Benim gibi kendileri de insan olan başkaları tarafından bu yola itildim… Ağladığında yüzüne bakmıyorlar ve kimse seni dinlemiyor, eğer senden korkmazlarsa gelip üstüne oturuyorlar, bana şimdiye kadar çok şey yaptıkları için, istediğim an aynısının daha beteri ile cevap vereceğimi biliyorlar…

Vay be herşeyle baş ediyorsun diyorlar sonra…

Oysa gördükleri hiç…

Ben nelerle baş ettim ve etmekteyim… Ne entrikalı düzenler ve ne büyük yalanlarla tezgahlanmış krallıklar, harcanan yıllarım, saatlerim, dakikalarım var, değeri bilinmemiş duygularım var mesela…

Aslında herşeyle baş edebilmek için çok şeyle savaşmış olmak gerekiyormuş… Aslanın midesinden ekmeği çıkarırken, ejderhanın böbrek taşını kapıp, Zümrüd-ü Anka’nın külünü keseye doldurmak gibi sırasıyla giden efsanevi türevleri günümüz çakal insanlarının yaratıcı dehası(!) ile yaşamakmış mevzu…

Ne işe yarıyor peki?

Birinin gözünün içine baktığında “Bundan bi bok olmaz” diyorsun!

Gerçekten ölü balık gibi bakıyorlar çünkü…

En Son

Bu gece yalnızım…

Uzun bir aradan sonra… Hiç kimse yok….

Ve ben uzun zamandır düşünmediğim kadar düşündüm…

Beynimdeki milyonlarca düşünceyi kovaladım kafamdan! Beni rahat bıraksınlar.

Sonra senelerdir sakladığım fotoğrafı çıkardım kutudan… Öyle unutulmuş yerlere girmiş ki. Uçları kıvrılmış, rengi bozulmuş, ucuna başka bir kağıt yapışmış, bir kısmını koparmış…

Bana şimdiye kadar hiç yaşatılmamış bir duyguyu yaşatan erkeğin fotoğrafı… Fotoğraf ne kadar eskimiş olsa da gülümsemesi yepyeni…

Ve bir daha asla hiç öyle bir şey hissetmedim… Hissetmek için çok çabaladım ama olmadı.

Bir masal gibi kaldı anılar, sanki hiçbiri olmamış gibi, hiçbiri yaşanmamış gibi… Bir kısmını unuttum bile çoktan. Unutmadığım tek şey var o his…

Bu şehrin başka bir köşesinde beyaz bir taşın üstünde ismi yazıyor…

Gördüğü en son yüz benim yüzümdü… Sonra kapadı gözleri, elimi tutmuştu ve daha da sıkı tuttu giderken…

Benim hissettiğim en son sevgi onun sevgisiydi…