Dingillik

Fırtınalar kopar ya etrafında, bir yerlere tutunursun, ayağını yere sağlam basarsın, devam edersin, olanlara şaşarsın, üzülürsün, kızarsın… Bir sürü şey olur bazen çok yorulursun…

İşte tam soluklanmak istediğin an, güvenli ses, güçlü bir omuz, harika bir dost, neşeli bir kaç hikaye arar insan. Yine de en çok sakin bir liman. Yorulmayacak, didişmeyecek, mücadele etmeyecek dingin bir durak ister. Dingin bir kol insan kafasını yaslayacağı…Onu bulduğunda mutluluk artık seninle zannedersin.

 

Sonra?

Dinginlik dediğini dingillik anlarlar… Dingin bildiğin dingil çıkar.

Sonra sen yine fırtınalara, özenle hazırlanmış kaosuna geri dönersin.

Reklamlar

Paket

Seni sevmek istiyorum.

Sevme işinde istek halinde kaldığım için de ortada kaldım. Araf gibi bir yer burası, daha önce burada bulunmadım ama tam olarak tanımı bu olsa gerek. Kalbim gırtlağımda çarparken sonra birden duruyor. Bir şey beni durduruyor ve bu hızlı duygu geçişlerine alışık değilim ben.

Birini, birden, hesapsızca, umursamaz halde sevmeyi isterken, hiç hesapsız sevemiyor oldum… “Dur” diyor içimden bir ses! Sakın yapma! Yapmayacağım şey ne onu bile bilmiyorum.

Hep hızlı anladım, çabuk sordum, çabuk cevap istedim ve aldım da… Tüm sis perdesi kalkınca Bukowski’nin aşkı tarifi gibi oldu hayatım… İçinden istediği oyuncak çıkmayınca paketi fırlatan çocuk gibiyim ben…

O paketi bana açtırma…

Bir çocuk açılmamış bir hediye paketinin yanında ne kadar bekler peki?

Bilmiyorum…

 

Haberci

Hiç ummadığın bir an…

Hiç ummadığın biri…

Hiç ummadığın bir söz…

Hiç ummadığın bir duygu…

Umulmadık anlar yüzünden insan mutlu oluyor ve umulmadık anların sonucu insanın hayatını cehenneme çeviriyor. Her kötü şey aslında seni çılgınca mutlu eden, hiç beklemediğin anda gelen, şaşırtan bir şeyler başlıyor.

Birden ortaya çıkan o kadar çok eşsiz fırtına yaşıyorsun ki… Öğrenmeni sağlamaya yetecek sayıda mutsuz sona da ulaşıyorsun. Sonra insanın kalbinin üstüne öküz oturuyor. Ne olursa olsun şaşırmadığın bir noktadan, eskiden nefesini kesecek ya da mutluluktan delirtecek kadar güzel olan o anları hangi saflıkla yaşadığına hayret ediyorsun…

Kimisi buna olgunluk diyor…

Olgunlaşırken bütün keyiflere olan inancını yitirmiş oluyorsun aslında… Yara bereyle, bir kaç kez kırılmış kalple, değersizleştirilmiş bir sürü duyguyla sağlam ördüğün duvarların arkasından izlemeye başlıyorsun…

Muhteşem bir şey olduğunda o duvara tutunup bekliyorsun sadece… Ne zaman bozulacak? diye bekliyorsun. Tekrar tekrar yaşadığın senaryolar, anlatsan ucuz bir Türk dizisinde oluşacak entrikalar yüzünden hep…

Aslında herkes kendini koruyor.

Zalimce bir koruma…

Başkasını yıkıp döken bir koruma… Başından sonunu belli eden bir koruma…

Gözlerinin içini parıldatan o anlardan kendini korumak zorunda kalıyorsun…

Mutluluk bazen sadece gelecek acının habercisi oluyor…

Kelebekler, Sakal, Duygular

Onunla ilk karşılaştığım anda, tam o anda, kısacık, saniyenin lanet olası bilmem kaçıncı parçacığı… İçimde hiç bilmediğim birşey oldu. Tedirgin eden, şaşırtan, heyecanlandıran, sevindiren, sonrasını merak eden bir sürü şey! Sonra bu koca sürü toplanıp, çılgın bir kaçma isteğine dönüştü! Hemen oradan yok olmak istedim. Hemen! Pooof olsa da herşey bir saat öncesine dönse…

Bunların anlamını bilmiyordum o sırada…

İçimde yaşayan ve genellikle daha mantıklı olan kadın; ” Bir saat… Sadece bir saat! Sonra bu işi bitir” dedi. Rahatladım! Bir adamı durup dururken kalkıp öpmek istediniz mi hiç bilmiyorum… Sayısını bilmediğim kadar çok kereler geldi zihnime… O bir saat ne zaman geçti bilmiyorum ama bitirmedim… Gitmedim, kalkmadım, yok olmadım, kaçmadım… Çünkü bu sefer aslen tanıdık gelen ama hissettirdiği şeyin tanıdık olmadığı biri vardı karşımda… Bu karmaşanın cazibesine kapıldım.

Sonra bir kaç gün, bir hafta derken kenarda duran, arada ses çıkaran bozuk saatler gibi ikide bir yokladı. Benim zihnim konuları kapatmadan ilerlemiyor, bir şey neden oldu ya da olmadı bilmem lazım, ikna olmam, anlamam gerekiyor hep.. Anlamadığım şeyi bırakamıyorum. İşte böyle bir bırakmama hikayesi sandım ilk günler ama sonra anlamamış olduğum bu adamın her attığı mesaja tebessüm ederken buldum kendimi…

İnsan kendi duygularıyla mutlu oluyor aslında. Biri size aşık oldu diye havalara uçtunuz mu hiç? Yoktur! Hele ki siz aynı duyguları hissetmiyorsanız… Ancak kendin hissedersen anlıyorsun bunu… Duyguların şahı!

Ve ben iyi ki bu kadar kaçtığım bir şeye -ki öncesinde kaçıyor olduğumun farkında değildim- tutulmuşum.

Hayatta arkanı döndüğün ne varsa gelip seni buluyor. İyisi de kötüsü de… Bu coşkulu ve tutkulu duyguların sebebi başkası ama sahibi benim. İlk defa, hayatımda ilk defa bağlarımı kesmeden kaldım…

Hayatımda ilk defa karnımda kelebekler uçuyor… Çünkü ben şimdiye kadar hissettiklerimi bir gergedana benzetmiştim, yakıp, yıkan sonra da çekip giden bir gergedan…

Kelebekler iyiymiş… İnsanın ruhunu okşuyor. Hissedebildiğine şükrediyorsun… İçinde sürekli konuşan o mantıklı kadını dinlemediğin için kendini tebrik ediyorsun… Mantığın insanı zaman zaman en derin duygulardan yoksun bıraktığını anlıyorsun.

Kelebekler, duygularım, okşadığımda huzur bulduğum bir sakal var şimdi… Sadece şimdi… Hep şimdi!

Eski Sevgili

Aşk ilişkilerinde aranan kriterlerin hiçbiri uymaz bana. Şurada çalışsın, şu kadar para kazansın, arabası olsun, yılda dört kez prim alsın falan gibi saçmalıklara hiç girmedim… Zengin adam her an fakir olabilir, hasta adam her an iyileşebilir ilkesiyle hareket ederim.Neticede yaşlılık günleri için güvence değil, sevgili istiyoruz… İstiyoruz derken, ben yani, tek başıma ve daha tanımadığım az sayıda insan belki de…

Ne olur bana yalnız olmadığımı söyleyin…

Eski yılların kasaba kızı kafası ile hareket ettiğimden nerede bir manyak var beni buluyor… Neyse ki başıma bir bela açmıyorlar, ruhsal olarak kasaba izleri taşısam da, kafam metropol zehirliğinde çalışır, uyanıyorum hemen…

Ancak…

Erişkin erkek dediğimiz cins ne zaman bu kadar tutarsız, bu kadar güçsüz, bu kadar pasif, bu kadar pısırık, bu kadar uçkurunun ucu kaçmış oldu o kısmı yakalayamadım… Hepsine toplu halde bakarsan kabilenin zavallı üyeleri şeklindeler ve reis yok… Ailenin reisi erkektir maddesi kalktığından beri midir nedir, birşey olmuş… Bir tarafları ayı,bir tarafları salon beyefendisi, Instagramda sanatsal, Facebook’ta faşiste dönüşen bir sürü sanat ve sepet birleşim…

Son zamanlarda erkek ağızlarında alışkanlık haline gelmiş bir cümle var; “Kadınlardan korkuyoruz”

Korkun canım! Yakışır size… Zira bundan sonraki gezegen döngüsü erkeklerin kadınlar tarafından istemedikleri her yere sürüklenecekleri bir sürece girmiş olacak herhalde…

Belki kadınları korkulacak hale getirmeye siz alıştırmış olabilirsiniz…

Niye yazdım bunu? Sevgiliye kızdım çünkü… Hangi sevgiliye? Artık eski olmuş sevgiliye…

Anlatırım bir ara…

Ölü Balık

İnsanım ben…

Bildiğin insan! Öyle çok şeyi becerdim ki önceden, şimdi herkes karşıma ne çıkarsa bir tekmede yıkabileceğimi, her sorunu çözeceğimi, kötü herhangi bir şey karşısında üzülmeyeceğimi, hiç umutsuzluğa kapılmadığımı, kimsenin bana birşey yapamayacağını zannediyorlar!

Halt ediyorlar!

Benim gibi kendileri de insan olan başkaları tarafından bu yola itildim… Ağladığında yüzüne bakmıyorlar ve kimse seni dinlemiyor, eğer senden korkmazlarsa gelip üstüne oturuyorlar, bana şimdiye kadar çok şey yaptıkları için, istediğim an aynısının daha beteri ile cevap vereceğimi biliyorlar…

Vay be herşeyle baş ediyorsun diyorlar sonra…

Oysa gördükleri hiç…

Ben nelerle baş ettim ve etmekteyim… Ne entrikalı düzenler ve ne büyük yalanlarla tezgahlanmış krallıklar, harcanan yıllarım, saatlerim, dakikalarım var, değeri bilinmemiş duygularım var mesela…

Aslında herşeyle baş edebilmek için çok şeyle savaşmış olmak gerekiyormuş… Aslanın midesinden ekmeği çıkarırken, ejderhanın böbrek taşını kapıp, Zümrüd-ü Anka’nın külünü keseye doldurmak gibi sırasıyla giden efsanevi türevleri günümüz çakal insanlarının yaratıcı dehası(!) ile yaşamakmış mevzu…

Ne işe yarıyor peki?

Birinin gözünün içine baktığında “Bundan bi bok olmaz” diyorsun!

Gerçekten ölü balık gibi bakıyorlar çünkü…

En Son

Bu gece yalnızım…

Uzun bir aradan sonra… Hiç kimse yok….

Ve ben uzun zamandır düşünmediğim kadar düşündüm…

Beynimdeki milyonlarca düşünceyi kovaladım kafamdan! Beni rahat bıraksınlar.

Sonra senelerdir sakladığım fotoğrafı çıkardım kutudan… Öyle unutulmuş yerlere girmiş ki. Uçları kıvrılmış, rengi bozulmuş, ucuna başka bir kağıt yapışmış, bir kısmını koparmış…

Bana şimdiye kadar hiç yaşatılmamış bir duyguyu yaşatan erkeğin fotoğrafı… Fotoğraf ne kadar eskimiş olsa da gülümsemesi yepyeni…

Ve bir daha asla hiç öyle bir şey hissetmedim… Hissetmek için çok çabaladım ama olmadı.

Bir masal gibi kaldı anılar, sanki hiçbiri olmamış gibi, hiçbiri yaşanmamış gibi… Bir kısmını unuttum bile çoktan. Unutmadığım tek şey var o his…

Bu şehrin başka bir köşesinde beyaz bir taşın üstünde ismi yazıyor…

Gördüğü en son yüz benim yüzümdü… Sonra kapadı gözleri, elimi tutmuştu ve daha da sıkı tuttu giderken…

Benim hissettiğim en son sevgi onun sevgisiydi…

 

 

Eski Defter

Uzun zamandır aradığım defterimi buldum. Karalamışım bir şeyler. İçinde kime ait olduğunu bilmediğim telefon numaraları var. Çiçek resimleri çizmişim. Hastalıklı gibi görünen spiraller var tükenmez kalemle yapılmış. Bir yazıya giriş yapmışım, sene 1998 diye… Çok fena şeyler yazmışım altına… Daha doğrusu şimdi gözüme fena geldi, o zaman epey benimsemişim o fikirleri demek ki. Çok kızgın sayfalar var içinde. Aşk ve özlem kokan yazılar da var. Sevgiliye kızıp öfkemi sıralamışım ardı arkasınca. Yazıp da rahatlamışım belli… Defter benim, ben o defterim…

Eski ve önemli eşyaları kaybedince çok üzülüyorum. Kaybolmasınlar diye bir daha hiç bulamayacağım yerlere gizliyorum oysa. Kendimi kaybediyorum farkında olmadan… Seneler sonra bir yerlerden çıkıyor. Eski bir çantanın içine koymuşum defteri, sakladıktan seneler sonra buldum. Hazine bulmuş gibi…

Yaşantıdan izler taşıyan her şeyi severim… Kızıp da fırlattığım ve kafası kopmuş minik bir biblom var. Yapıştırdım sonradan o minik kafayı ama alındığı günkü gibi değil tabi. Eksik biraz… Biraz eğri büğrü, biraz kırgın… Bir kere kırılınca hiçbir şey eski haline dönmüyor çünkü. Japon teknolojisi her şeyi ilk günkü parlaklığına getiremiyor.

Ömer Hayyam’ı buldum defterin içinde;

Hem sana el değdirmeğe elim varmaz
Hem sensiz aldığım nefes, nefes olmaz
Bir garip dert bu, kimseye de açılmaz
Bir zehir zakkum ki tadına da doyulmaz

Dörtlüğü yazıp yanına da düşün bakalım diye not düşmüşüm… Ne düşünmüşüm hatırlamıyorum.

Bu zamanda az dostun olsun, daha iyi.
Herkesle uzaktan hoşbeş edip geçmeli.
Can gözünü açınca görüyor ki insan
En büyük düşmanıymış en çok güvendiği

Pek güvendiğim biri bir şey yapmış olmalı… Hayyam’a sarılmışım herhalde o yüzden…

Orhan Veli’de girmiş deftere…

Gün olur alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda
Şu ada senin, bu ada benim
Yelkovana kuşlarının peşi sıra

Mısraların arasında bir telefon numarası, ara diye not var yanında. Diğer yanında işle ilgili notlar, bilançoyu oku yazmışım, ne sıkıcı! Oturup bilanço okurdum ben…  Diğer yanında manasız bir cümle… Gümbürtüye gitmiş dörtlük…

Defteri okudum, kendimi okudum aslında… İçinden karışık bir ben çıktı… Bir gün Hayyam’la avunan, bir gün Orhan Veli’den medet uman bir ben… Bir zamanlar İspanyolca yazabildiğimi hatırladım ve yazdıklarımı artık okuyamadığı öğrendim.

Eski ben, cildi bozulmuş, sayfalarının bazısı yırtılmış, bazısı boş geçilmiş, bazısı karalanmış bir deftere kilitlenmiş kalmış…

Kahrolsun

shutterstock_343451168Bu ev denilen yaşanılası ortamlar ne çabuk doluyor… İnsan olsun, dolap olsun, halı olsun, ıvır zıvır olsun, çocukların küçülmüş giysileri olsun, sepet olsun, raf olsun, tencere, kapak olsun bir eşya ile doluyor hemen… Onu sakla, bunu sakla derken eskicinin dükkanından beter bir ev oluyor ki ben genellikle hiçbir şeyi saklamam ve genel olarak fazla döküntüm yoktur… Gelin benim evin halini görün, daha geçtiğimiz Mayıs ayında evin yarısını boşaltmıştım, şimdi bir lokma yer kalmadı yine…

1.000 metrekare ev olsa dolacak, vallahi utanmasa dolacak…

Dergiler, kitaplar, baykuşlar, koleksiyonlar, şunun kutusu, bunun paketi derken dolduk taştık. Bir sürü kağıt, yazışma, kitapçık, kullanma kılavuzu… Bitmiş ojeler neden çekmecede duruyorlar mesela, nasıl bir duygusal bağ kurmuşum da ayrılamamışım onlardan?

Anlattığım şeyden uzaklaştım yine…

Ev yetişmiyor şekerim. Malikane lazım…

Nohut oda bakla sofa mazide kaldı şekerler… Apartman büyüklüğünde televizyonlar, bin tane elektronik cihaz derken hiçbir şey sığmıyor evlere… Hele evdeki kablolar! Benim evdeki kablolar dünyanın etrafını birkaç kez dolanır. 80 gün falan da sürmez üstelik. Salondaki minimalist koltuk kayboldu gitti ayol. Gerçekten mini minicik oldu zavallı. Bu karmaşanın arasında bir görünüp, bir kayboluyor… Ben kaç kere daha bu evi boşaltacağım? Üstelik boşalttığım halde neden doluyor sürekli? Biraz hava olsun diye birkaç mum koydum salona, güneş gördüklerinde eridiler… Erimiş hallerini altı ay sonra fark ettim.

1+1 evlerde nasıl oturuyorlar bilmiyorum… Hiç eşyaları döküntüleri yok mu bu kişilerin? Ben tek başıma sığmam mesela… Bin tane kitabım var, okuyup da bir yerlere veremediğim… Yerlerde minik tepecikler oluşturdular artık… Gel de sığ bir yerlere… Mümkün değil… Tüm bunlara karşılık tek bir koltuğum var… Hem döküntüleri toparla hem de ev artistik olsun… Yok, öyle olmuyor işte…

Sabah kalktım, yine evi derleyip toparladım. Bunun anısı kötü, ay bunu görünce fena oluyorum, bunu hiç sevmediğim bilmem kim almıştı, şuna bakınca şu günü hatırlıyorum tepkisini verdiğim her şeyi torbaya doldurdum. Kapının kenarında duruyor.  Sevgiliyi de çalıştırdım. Hep aşk olmaz, çalışmak lazım. O kadar kasın faydalı bir şeylere yarıyor olması lazım. Adam beni omuzunda dolabın tepesine kaldırdı. Muhteşem. Et kemikten merdivenim var. 

İhtiyacı olmayan hiçbir şeyi  yakınında tutmayan ben üç ayda bir bunu yapıyorsam diğer insanlar ne yapıyor düşünmek bile istemiyorum…

İnsanın ihtiyaçları bitmiyor… Aldıkları kendine yetmiyor, ayrıca bir gün bir işe yarar diye, insana yer kalmıyor… Odaları eşyalar kullanıyor, biz fazla yastıklar yüzünden koltuğu göremiyoruz, adalet mi şimdi bu? Yaşamamız için bu kadar eşyaya ihtiyacımız yok yahu… Kahrolsun tüketizm!

Bir sürü boş çekmecem var artık, döküntünüz varsa alabilirim, hatta kendinizden sıkıldıysanız sizi bile bir süreliğine saklayabilirim ama 3 ay içinde atıyorum haberiniz olsun.

Sev

 

Edith Piaf’a bayılırım…

Son röportajında muhabirin sorularını şöyle cevaplar;

– Bir kadına öğüt verecek olsaydınız, bu ne olurdu?

– Sev.

– Bir genç kıza?

– Sev.

– Peki bir çocuğa?

– Sev.

Hayatta bizi mutlu edecek tek şey! Birini sevmekten bahsetmiyorum sadece, o sevmelerin içinde en muhteşem olanı… Dünyada sevecek çok şey var… Mesela pandalar, mesela momijiler, ornitorenkler, işleriniz, arkadaşlarınız, çikolata, kahve, arkadaşlarınız, aklınıza gelen fikirler…

Fikirleri sevin… Bazen insanı hayal ettiği yerlere götürüyor. Peşinden giderseniz tabi… Gitmeyecek olsanız bile sevin onları. Biricik beyninizden çıktı ve oradan çıkarken çok zorlandı. Düşünsenize bütün yaşadıklarınız, tecrübeleriniz, hissettikleriniz yüzünden oluşuyor o fikirler… Ve ne kadar çok yaşarsanız, ne kadar çok denerseniz, yaşamınızdaki rutinleri ne kadar çok değiştirirseniz o kadar çok fikir gelir aklınıza… Çok insan tanıyın…

Bir kısmı hayatınızın büyük kısmını kaplayacak… Bir kısmı hayatınızın en kötü günlerini yaşamınıza sebep olacak, bir kısmı elinizden tutacak, bir kısmı sizi hep destekleyecek, bir kısmı sizi çok sevecek, kimisi aşık olacak, kimisi nefret edecek… Çok eğlenceli, heyecanlı ve renkli bir hayatınız olacak… Sakın kısır çevrelerde sürdürmeyin hayatınızı…

Altmış yaşını geçmiş bir kadın gibi yazıyor olabilirim şu anda ama bana güvenin, neredeyse o yaşlarda bir kadının hayatına sığdıramadığı macerayı sığdırdım hayatıma… Yazsam roman olur o derece. Boşuna ahkam kesmiyorum yani 🙂

İnsanları sevin ve hepsine şans verin… Zaman geçtikçe kime ne kadar şans vereceğinizi daha iyi öğreneceksiniz zaten…

Ve sakın kendinizi çok beğenmeyin. Gözünüzü kör eder o.  Kendinize güvenin ama her konuda sizden daha iyi olanların varlığını reddetmeyin. Çaresiz, mazeretli, bahaneli ve kendi minik mahallesinden dışarı çıkmayanları etrafınızda tutmayın, aynı kısır döngünün içinde kalırsınız. Depresif hayatların dostları olmayın… Çaresizler kendilerine çaresiz arkadaşlar bulur. Zeka zekayı çeker, akıl aklı çeker, aptal da aptalı da çeker, unutmayın. Aptallaştığım zamanlarda bir akıllıyı bile bulmadım ben etrafımda. Pasif-agresifler çok tehlikelidir, fark ettiğiniz an uzaklaşmanız gerekir, bazen sizin başarılarınızı, tutumunuzu, değişiminizi kaldıramayan en yakın arkadaşlarınız bile pasif agresif tavırlar sergileyebilirler, hazırlıklı olun. Kör kuyuların içinde kalmış olanlara el uzatın, gelmiyorsa orada bırakın, hiç kimse sizin isteğinizle değişmez, gelişmez ve kendini kurtarmaz…

Ve aşka gelince… Ne zaman kendinize yeter hale gelirsiniz, ne zaman kendinizle baş başa kalmaktan hoşlanırsınız, ne zaman kendinizi kabul edersiniz işte o zaman tıpkı sizin gibi biri çıkar karşınıza…

Farklı yazarlar okuyun, değişik filmler ve komik videolar izleyin, sizden farklı yaşamlara sahip insanlarla tanışın ve onları gerçekten dinleyin. Anlamak ve öğrenmek için… Hayat o kadar kısa ki tüm hataları kendimiz yapıp öğrenemeyiz.

Ve hayat değerlerinizi bilin… Eğer onları bilmezseniz, çok kolay umudunuzu kaybedersiniz, sizi sömüren insanlarla uzun zamanlar harcarsınız, hedeflerinize ulaşamaz ya da yanlış yollardan giderseniz… Bazen bir şeyler yaptığımızı zanneder ama yine de mutlu olmayız ya, bir şey bizi rahatsız eder, işte o hayat değerlerinizden biridir… Hayatlarımızı aşağı yukarı on tane büyük değer üstüne inşa eder ve ilk kararlarımızı, hayatımızı şekillendiren olayları ona göre alırız… Bazen değerler birbirleriyle çakışır, bazen öğretilenler değerlerle çakışır… Bunun farkına varmazsanız boşa geçirilen günlerinizle uzun bir yaşamı garanti edebilirsiniz. Sizi becerilerinizden, yapabileceklerinizden, potansiyelinizden uzağa taşır… Ağzınız, yüreğiniz, zihniniz bir olmalı… Ruhunuz, bedeniniz ve zihniniz dengede kalmalı… Kel başa şimşir tarak hiçbirimizin işine gelmez.

Şu anda gerçekten kendimden sıkıldım…

Büyükanneye bağladım gidiyorum… İnanın bacaklarımda kareli battaniye yok.  Şarap içiyorum şu anda, bir yandan da Deep Purple’dan Smoke On Water çalıyor, koltukta devrilmiş film seyreden henüz yeni edinilmiş bir sevgili var. Instagramda fotoğraflarımı kim beğenmiş ona bakıyor bir yandan. Birazdan soru soracak biliyorum.  Beni rapor yazıyor zannediyor, blog yazıyorum.

Neyse işte bir şeyler yapın yani… Hayat güzel!

Ama yine de ilk önce sevin… Nasılsa hak etmeyen herhangi bir şeyi sevmeye devam etmeyeceksiniz…